> Dinle Küçük Adam

Kadıköy’de huzur var.

18 Ni 2014 / 1 yorum

"İnsanlığı genel anlamda sevmiyorum. Kendimi öncelikle insanlıkla dayanışma içinde hissediyorum. Bu da sevmek anlamına gelmiyor."

Albert Camus

14 Ni 2014 / 16 yorum / albert camus 

veganelfprincess:

kev-n:

The ol rrrrrrrazzle dazzle

The longer I watch, the funnier it gets

veganelfprincess:

kev-n:

The ol rrrrrrrazzle dazzle

The longer I watch, the funnier it gets

(Kaynak: 12-gauge-rage)

14 Ni 2014 / Reblogged from itstisikkirlersipirmen with 416.666 yorum

"gel, her şey herkese anlatılmıyor."

ahmet güntan (via sozlesmelisair)

13 Ni 2014 / Reblogged from cadizulaa with 930 yorum

"Uzak dediğin önce içinde birikir insanın, sonrası yalnızca yoldur."

Murathan Mungan

13 Ni 2014 / 20 yorum / murathan mungan 

Gitme zamanın ve ben zalimi oynamak zorundayım.

13 Ni 2014 / 6 yorum

Bu yazının konusu olan bu fotoğraf, dönem ve mekan duygusuyla güçlü bir etkileşim yaratıyorsa da aslında fotoğrafı dolduran kişilerin varlığıyla bu değeri kazanıyor. Fotoğraf, bir dönem Türk edebiyatına yön veren ve günümüzde etkileri hiç eksilmeden devam eden kişilerden oluşuyor.



Turgut Uyar’ın oğlu H. Turgut Uyar’ın arşivinde yer alan bu fotoğrafta kimler yok ki? H. Turgut Uyar’ın fotoğrafın altına düştüğü notu aynen buraya alıyorum.



"Ölmeme Günü - 26 Mart 1981" Masasının öbür baştan görünümü: Sol başta oturanı tanımıyorum, sonra önden arkaya, garson Erol, Can Yücel, Salim Şengil, Edip Cansever, Tomris Uyar, Muhteşem Sünter. Sağ taraf, arkadan öne, İsa Çelik (görünmüyor), Mehmetcan Köksal, Turgut Uyar, Dürnev Tunaseli, Nezihe Meriç, Ömer Uluç, Tunga Uyar.



Fotoğrafın öyküsüne gelince;



Turgut Uyar ile Edip Cansever’in başını çektiği bir “ölmeme günü” grubu oluşturulmuştu ve her yılın 26 Mart’ında Rumeli Hisarı üstünde bir meyhanede toplanıp edebiyatın, siyasetin ve gündelik yaşamın üzerine bol içkili sohbetler edilirdi. Sloganları ise: Rakı içtiğin gün ölemezsin!



Bu grubun ve sloganın oluşma nedeni de şöyle anlatılır:



İlk toplandıkları akşam, tam da sohbetin ortasındayken bir kadın gelir masalarına. Vücudunda bir iğne olduğundan söz eder ve bu iğnenin her an kalbine gitmesinden korktuğunu anlatır. Çok yakında ölebilirmiş bu yüzden masadakilerden kendisinde bir hatıra kalmasını ister. Bunun üzerine Turgut Uyar, Erol’dan dolu bir rakı şişesi ister. Masadakilerin hepsi şişeyi imzalar ve gelecek yıl aynı tarihte aynı mekânda ölmemek üzere yeniden toplanıp rakı içileceğinin sözünü vererek kadını gönderirler. Böylelikle geleneksel hale gelen bu toplantılar en son 26 Mart 1985’de yapılır. Çünkü aynı yılın Ağustos ayında Turgut Uyar verdiği sözü tutamaz ve sonsuzluğa doğru yürür.



Grubun müdavimleri arasında olup ancak şimdiki kuşaklar tarafından çok bilinmeyen bazı isimler de vardır. Kısaca anımsatmakta yarar görüyorum.



Dürnev Tunaseli, o dönemin unutulmaz seslerinden, radyo ve reklam programları spikeridir. Ahmet Oktay’ın deyimiyle, “Atkuyruğu saçlı, hep pantolonlu, dal gibi bir kadındı. Gövdesine bakan balerin sanabilirdi, ince uzun ellerine bakan piyanist.”



Muhteşem Sunter, 1985 yılında kaybettiğimiz “Gerilere Bırakmak”, “Sen ile Sen”, “Polonya’dan Kadınlar”, “Omçalar” gibi kitapların da sahibi olan şairimiz.



Salim Şengil, Nezihe Meriç’in kocası aynı zamanda öykücü, gazeteci ve tiyatro sanatçısıdır.”Perşembe Yağmurları” adlı öykü antolojisi en bilinen eseridir.



İsa Çelik, yine dönemin en önemli fotoğraf sanatçılarındandır. Özellikle kitapların arka kapağındaki yazar fotoğraflarının çoğunu o çekmiştir.



Ömer Uluç, kendini sadece tuval resmi ile sınırlandırmayan değişik malzemeler kullanmak suretiyle birçok sanat yapıtı üreterek Türk sanatına farklı katkıda bulunan bir ressamdı.



Bu fotoğrafın dönem ve mekan açısından güçlü bir etkileşim yarattığını söylemiştim. Çünkü çekildiği yıl askeri cuntanın ülke üzerindeki ağırlığı ve yıkımı devam etmektedir. Sosyal ve kültürel yaşamın altüst olduğu, tutuklamalar, sürgünler, işkenceler ve ölümlerin hüküm sürdüğü bir dönem. Hiçbir şeyin artık eskisi gibi olamayacağının, bütün dengelerin bozulup yenidünya düzenine geçişin ayak seslerinin duyulduğu yıllar. Fotoğrafa bakarken tüm bu konuların konuşulduğunu duyar gibiyim. Edebiyatta da yeni bir yola girilmiştir. Birkaç yıl sonra 12 Eylül, yeni yazarlarını ve şairlerini yaratmaya başlayacaktır. Küresel sermayenin etkisiyle sosyal yaşam bilinci farklılaşırken çıkarcı ve kısa yoldan köşe dönmeciliğin önü açılacak ve bu edebiyata kadar sıçrayacaktır. Belki de bu fotoğraf; dostluk, paylaşım ve düşünce alışverişinin en güçlü olduğu dönemlerin son tanığıdır.



Mekanın kahveden bozma bir restoran görüntüsü vermesi ise, orayı her yıl seçip toplananların mütevaziliğiyle açıklanabilir ancak. Sohbetin ve rakının hayata değer kattığı her alan onların mekanı aslında. Saatlerce tahta sandalyelerde oturmanın mutluluğunu hiçbir şeye değişmeyecek yüz ifadelerine sahipler. Günümüz gösteriş budalası bazı yazar ve çizerleri düşündüğümde bu fotoğrafın sıcaklığı ölene dek kalbime ve belleğime kazınmıştır artık. Bu fotoğraf, hayatı basit yaşayıp güçlü hissedebilmenin en güzel örneğidir.



Garson Erol, son rakı şişesini de masaya koyup tam uzaklaşırken onu da yanlarına çağırırlar.



Şimdi herkes eşittir bu masada

Bu yazının konusu olan bu fotoğraf, dönem ve mekan duygusuyla güçlü bir etkileşim yaratıyorsa da aslında fotoğrafı dolduran kişilerin varlığıyla bu değeri kazanıyor. Fotoğraf, bir dönem Türk edebiyatına yön veren ve günümüzde etkileri hiç eksilmeden devam eden kişilerden oluşuyor.

Turgut Uyar’ın oğlu H. Turgut Uyar’ın arşivinde yer alan bu fotoğrafta kimler yok ki? H. Turgut Uyar’ın fotoğrafın altına düştüğü notu aynen buraya alıyorum.

"Ölmeme Günü - 26 Mart 1981" Masasının öbür baştan görünümü: Sol başta oturanı tanımıyorum, sonra önden arkaya, garson Erol, Can Yücel, Salim Şengil, Edip Cansever, Tomris Uyar, Muhteşem Sünter. Sağ taraf, arkadan öne, İsa Çelik (görünmüyor), Mehmetcan Köksal, Turgut Uyar, Dürnev Tunaseli, Nezihe Meriç, Ömer Uluç, Tunga Uyar.

Fotoğrafın öyküsüne gelince;

Turgut Uyar ile Edip Cansever’in başını çektiği bir “ölmeme günü” grubu oluşturulmuştu ve her yılın 26 Mart’ında Rumeli Hisarı üstünde bir meyhanede toplanıp edebiyatın, siyasetin ve gündelik yaşamın üzerine bol içkili sohbetler edilirdi. Sloganları ise: Rakı içtiğin gün ölemezsin!

Bu grubun ve sloganın oluşma nedeni de şöyle anlatılır:

İlk toplandıkları akşam, tam da sohbetin ortasındayken bir kadın gelir masalarına. Vücudunda bir iğne olduğundan söz eder ve bu iğnenin her an kalbine gitmesinden korktuğunu anlatır. Çok yakında ölebilirmiş bu yüzden masadakilerden kendisinde bir hatıra kalmasını ister. Bunun üzerine Turgut Uyar, Erol’dan dolu bir rakı şişesi ister. Masadakilerin hepsi şişeyi imzalar ve gelecek yıl aynı tarihte aynı mekânda ölmemek üzere yeniden toplanıp rakı içileceğinin sözünü vererek kadını gönderirler. Böylelikle geleneksel hale gelen bu toplantılar en son 26 Mart 1985’de yapılır. Çünkü aynı yılın Ağustos ayında Turgut Uyar verdiği sözü tutamaz ve sonsuzluğa doğru yürür.

Grubun müdavimleri arasında olup ancak şimdiki kuşaklar tarafından çok bilinmeyen bazı isimler de vardır. Kısaca anımsatmakta yarar görüyorum.

Dürnev Tunaseli, o dönemin unutulmaz seslerinden, radyo ve reklam programları spikeridir. Ahmet Oktay’ın deyimiyle, “Atkuyruğu saçlı, hep pantolonlu, dal gibi bir kadındı. Gövdesine bakan balerin sanabilirdi, ince uzun ellerine bakan piyanist.”

Muhteşem Sunter, 1985 yılında kaybettiğimiz “Gerilere Bırakmak”, “Sen ile Sen”, “Polonya’dan Kadınlar”, “Omçalar” gibi kitapların da sahibi olan şairimiz.

Salim Şengil, Nezihe Meriç’in kocası aynı zamanda öykücü, gazeteci ve tiyatro sanatçısıdır.”Perşembe Yağmurları” adlı öykü antolojisi en bilinen eseridir.

İsa Çelik, yine dönemin en önemli fotoğraf sanatçılarındandır. Özellikle kitapların arka kapağındaki yazar fotoğraflarının çoğunu o çekmiştir.

Ömer Uluç, kendini sadece tuval resmi ile sınırlandırmayan değişik malzemeler kullanmak suretiyle birçok sanat yapıtı üreterek Türk sanatına farklı katkıda bulunan bir ressamdı.

Bu fotoğrafın dönem ve mekan açısından güçlü bir etkileşim yarattığını söylemiştim. Çünkü çekildiği yıl askeri cuntanın ülke üzerindeki ağırlığı ve yıkımı devam etmektedir. Sosyal ve kültürel yaşamın altüst olduğu, tutuklamalar, sürgünler, işkenceler ve ölümlerin hüküm sürdüğü bir dönem. Hiçbir şeyin artık eskisi gibi olamayacağının, bütün dengelerin bozulup yenidünya düzenine geçişin ayak seslerinin duyulduğu yıllar. Fotoğrafa bakarken tüm bu konuların konuşulduğunu duyar gibiyim. Edebiyatta da yeni bir yola girilmiştir. Birkaç yıl sonra 12 Eylül, yeni yazarlarını ve şairlerini yaratmaya başlayacaktır. Küresel sermayenin etkisiyle sosyal yaşam bilinci farklılaşırken çıkarcı ve kısa yoldan köşe dönmeciliğin önü açılacak ve bu edebiyata kadar sıçrayacaktır. Belki de bu fotoğraf; dostluk, paylaşım ve düşünce alışverişinin en güçlü olduğu dönemlerin son tanığıdır.

Mekanın kahveden bozma bir restoran görüntüsü vermesi ise, orayı her yıl seçip toplananların mütevaziliğiyle açıklanabilir ancak. Sohbetin ve rakının hayata değer kattığı her alan onların mekanı aslında. Saatlerce tahta sandalyelerde oturmanın mutluluğunu hiçbir şeye değişmeyecek yüz ifadelerine sahipler. Günümüz gösteriş budalası bazı yazar ve çizerleri düşündüğümde bu fotoğrafın sıcaklığı ölene dek kalbime ve belleğime kazınmıştır artık. Bu fotoğraf, hayatı basit yaşayıp güçlü hissedebilmenin en güzel örneğidir.

Garson Erol, son rakı şişesini de masaya koyup tam uzaklaşırken onu da yanlarına çağırırlar.

Şimdi herkes eşittir bu masada

Anonim asked: sevdiğin bloglar?

Yazmaya üşendim

11 Ni 2014 / 0 yorum

odd-toddlers:

how can you not reblog this?

(Kaynak: naydoh)

10 Ni 2014 / Reblogged from istiklallcaddesikadarr with 120.315 yorum

"Ve dünyanın üzerinde insanlar çoğaldılar, oğulları ve kızları oldu; ve bir gün Tanrı’nın oğulları insanın kızlarını gördüler, beğendiler, onları eşleri olarak seçtiler. Onlardan, güçlü ve yenilmez bir nesil doğdu."
Bu satırlar, Tevrat’ın “Genesis - Yaratılış” bölümündeki bir ayete ait. Yirminci yüzyılın ortalarına dek çok da fazla sorgulanmayan ve açıklanması güç görünen benzeri ifadeler, dini muhafazakarlığın yumuşama eğilimine girmesiyle birlikte dilbilimcilerin, ilahiyatçıların ve tarihçilerin ilgilerini üzerinde toplamaya başladı. Bütün semavi dinlerin öncüsü denebilecek Museviliğin Kutsal Kitabı Tevrat, “Yaratılış” bölümündeki bilmece gibi ifadelerle çelişkili yorumlara neden oluyordu. Nuh ve yakınlarının kurtulduğu büyük Tufan’dan sonra dünya üzerinde insanlar çoğalmaya başlarken, noaların kızlarını beğenen “Tanrının Oğulları” da kimdi? Bu birleşmeden “güçlü ve yenilmez nesiller” doğması ne anlama geliyordu? Din adamları bunların tartışılmaya başlamasından hoşlanmadılar ama soru işaretleri bir dönem unutulsa bile bir süre sonra yeniden insanları meşgul ediyordu.
Altmışların sonlarında, İsviçreli yazar Erich Von Daniken, Tevrat’taki ilginç ayetlerin yanı sıra antik çağ tarihine ilişkin açıklanamayan gariplikleri de derlediği sansasyonel kitabı “Tanrıların Arabaları”nda, alabildiğine spekülatif bir varsayımla çıkıverdi ortaya: “Tanrının oğulları”, bilinmez bir zamanda uzaydan gelip dünyamıza inen, bizden çok çok ileri bir uygarlığın üyeleriydi ve dünyamız üzerinde belirgin izler bırakmışlardı. Mısır’ın piramitleri, Paskalya Adası’nın heykelleri, Hindistan’ın garip efsaneleri ve Orta Amerika’nın tapınakları, hep onların geliş hikayelerine ait gizleri barındırıyordu.
Elbette ortodoks bilim bu iddiaları ciddiye bile almadı. Her şeyden önce Daniken bir “amatör”dü, bilim adamı değildi. Diğer yandan, çoğu kez bilgi eksikliği ve aceleci yorumlarla basit hatalar yapmış, bütünüyle iç tutarlılığa sahip bir teori de geliştirememişti. Bilimsel yaklaşım ve yöntemlerden uzak olduğu için, varolan verileri eğip büküyor, istediği sonuca bir biçimde uydurmaya çalışıyordu ki bu da onun teorilerini bir üfleyişte yıkılacak iskambil şatolara benzetiyordu. Birkaç arkeolog ve astronom dışında Daniken’i ciddiye alıp yanıt vermeye çalışan bile olmadı. Oysa, işin başında doğru sorular soruyordu İsviçreli yazar ama bunlara yanıt getirmeye çalışırken spekülatif eğilimleriyle inandırıcılığını yitiriyordu.
Bir süre sonra, tam “Tanrıların Arabaları”nın medyatik sansasyonu dinmişken, hiç beklenmedik bir yerden bir başka çarpıcı teori çıkıverdi ortaya. “Çarpıcı” nitelemesi de yetersizdi aslında; eğer Daniken’in söyledikleri “ilginç” olarak görülüyorsa, bu teoriye ancak “şoke edici” nitelemesini uygun görebilirdik. İnanılmaz, şaşırtıcı, son derece radikal ve aynı oranda da büyüleyici bir teoriydi bu. Yazarı da, dünyanın en saygın ve en usta dilbilimci ve tarihçilerinden biriydi: Zecharia Sitchin. Mezopotamya’daki bütün kazı alanlarında bulunmuş, binlerce eski tabletin derlenip okunmasına ve tercümesine olağanüstü destek vermiş, bütün Batı dillerinin yanı sıra antik dillerin neredeyse hepsini çok iyi bilen bu büyük usta, “12. Gezegen” adını verdiği kitabıyla bilim gündemine bomba gibi düşmüştü.
Sitchin bir bilim adamıydı ve dünyanın her yerinde akademik çevrelerde sevgi ve saygıyla anılıyordu. Dahası, yaşamının otuz yılını Mezopotamya uygarlıklarına ait çivi yazısı tabletlerin derlenip okunmasına ve deşifre edilmesine vermişti. Bütün bu uğraşının meyvesini, Tevrat’ın gizemli bölümlerinin deşifresiyle de birleştiren Sitchin, eski metinlerin mitoloji ya da dini fantezi diye bir kenara atılamayacağını, eğer doğru “anahtar”la okunursa neredeyse bire bir, dünyamızın “günce”sini sergilediğini iddia ediyordu ve bu “anahtar”ı uzun çalışmalar içinde geliştirmişti.
Bundan 450000 yıl önce, “Nibiru” ya da “Marduk” adlı bir gezegenden, bir grup ziyaretçi gelmişti dünyamıza. Nibiru, Pluton’un dışından elips bir yörüngeyle güneş sistemimize bağlı olan “12. Gezegen”di. (Sümerler Güneş ve Ay’ı da sayıyorlardı.) Yörüngesini tamamlaması yaklaşık 3600 yıl sürüyordu ve bu büyük turun önemli bir bölümünü dünyanın çok uzağında geçiriyordu Nibiru. Sümerlerin büyük tanrısı Anu, aslında bu federasyonun başkanıydı ve onun tarafından dünyamıza bazı mineraller almak üzere yollanmış olan ekibe de “Anunnaki” deniyordu. Başlarında, Sümer dininin en büyük tanrısı olan Enlil vardı. Enki, İnanna, Ninlil, Ereşkigal gibi diğer “tanrı”lar da aslında bu ekibin “beyin takımı”nı oluşturmaktaydı. Gelirken, yanlarında, madenlerde çalıştırmak üzere eğitilmiş iri cüsseli, devasa işçiler getirmişlerdi ki bunlar Tevrat’taki “Nefilim”e denk geliyordu. Bir süre sonra ağır şartlara isyan eden devlerin yerine, dünyadaki varolan en uygun yaratık seçilmiş, bu maymunsu yaratık üzerinde genetik işlemler uygulanarak “insan nesli” geliştirilmişti. Annunaki arasında, bu insanlarla ilişki kuranlar da çıkmıştı ve bir anlamda “melez tür” yaratma deneyleri yapılmıştı - aynı, Yaratılış bölümünde “Tanrının oğulları insan kızlarını eş olarak seçti” ayetinde söylendiği gibi.
Sitchin’in teorisi, Daniken’inki gibi bir “türetme” düşünce değildi ve görünüşünün aksine, hiçbir spekülatif yön taşımıyordu. Onun yaptığı yalnızca bütün antik diller için geçerli olabilecek dilbilimsel bir şifre anahtarı bulmak ve bu anahtarla o metinleri okuyup tercüme etmekten ibaretti. Elbette, yankıları da büyük oldu. Daniken gibi bir amatöre kolayca sataşanlar, sitchin gibi bir ustaya aynı pervasızlıkla yaklaşamıyorlar, belli belirsiz “bu metinlerle uğraşa uğraşa akli dengesini yitirmeye başladı” demeye getiriyorlardı. Ama Sitchin hiç aldırmadı ve yoluna devam etti. Bugün, altı kitaptan oluşan “Earth Chronicles” (Dünya Güncesi) dizisiyle, ortalığı sarsmaya devam ediyor.
Nibiru’ya gelince: Astronomlar, neredeyse elli yıldır, güneş sisteminde, Pluton’un dışında, oldukça uzun yörüngeli bir gezegenin varlığından şüpheleniyor ve bu doğrultuda araştırmalar yapıyorlar. “Planet X” adı verilen bu araştırma misyonu içinde, Sitchin’in Sümer metinlerinden çıkardığı bilgilerin doğruluğunun kanıtlanmak üzere olduğunu söyleyenler de var, böyle bir ize hala rastlanmadığını belirtenler de. Ama Nibiru’nun büyüsü giderek daha çok insanı çekmeye başlıyor. Hele, gezegenin dünya yakınına bir dahaki geliş tarihinin aşağı yukarı 2012 yılına rastlayacağı tezi dikkate alınınca, heyecan daha da artıyor. Bilindiği gibi, Olmec ve Maya takvim sisteminin döngüler üzerine kurulu yapısında, merakla beklenen ürpertici bir tarih var. Bu, Maya takviminde “13 Ahau” olarak adlandırılıyor ve bir dahaki 13 Ahau da 21 Aralık 2012’ye rastlıyor! Bütün tarihleri boyunca Mayalar, 13 Ahau’ya konsantre olmuşlar, o günden hem korkmuşlar, hem heyecanla beklemişler. 2012’nin sonu, 2013’ün başı diyebileceğimiz bu tarih acaba Nibiru’dan Annunaki’lerin dönmesini mi işaret ediyor bize? Ne kadar çılgınca görünürse görünsün, Sitchin gibi bir bilim adamının sözleri karşısında heyecanlanmamak mümkün mü…